Tarih her zaman insanlığa yol gösterici olmuştur. İnternet sitemize de konu olan “Para”nın tarihini bilmenin, hem bizlere hem de siz değerli takipçilerimize yol göstererek bir değer katacağına inanıyoruz. Bu nedenle, her bir sayfasını severek okuduğumuz ve paranın tarihi konusunda da bize ışık tuttuğunu düşündüğümüz, Yuval Noah Harari tarafından kaleme alınan Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS (Sapiens: A Brief History of Humankind) kitabının bir kısmını, yazı dizisi halinde sizlerle paylaşmayı düşündük. Kitabın tamamına Türkiye’deki yayıncı kuruluşu olan Kolektif Kitap‘tan ulaşabilirsiniz. Aşağıda ilk bölüm olan Paranın doğuşu ile başlıyoruz. Keyifli okumalar.

PARANIN KOKUSU

Hernan Cortés1519’da Hernán Cortés ve yanındaki fatihler o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan Meksika’yı işgal etti. Kendilerini Aztekler olarak adlandıran bu toplum, kısa süre içinde yabancıların belirli bir tür sarı metale olağanüstü ilgi gösterdiğini fark etti. Hatta sürekli bundan bahsediyorlardı. Yerliler hem görüntüsü güzel hem de kolay işlenebilen altından habersiz değildi, altını zaten mücevher ve heykel yapmak için ve altın tozunu da zaman zaman bir değişim aracı olarak kullanıyorlardı. Ancak Aztekler bir şey satın almak istediğinde ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyordu. İspanyolların altın takıntısı çok mantıksızdı; yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal neden bu kadar önemliydi ki? Yerliler Cortés’e neden İspanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında ünlü fatih şöyle cevap verdi: “Çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz.”

İspanyolların geldiği Afrika-Asya dünyasında altın takıntısı gerçekten salgın hâlindeydi. En azılı düşmanlar bile aynı kullanışsız sarı metalin peşinden koşuyordu. Meksika’nın işgalinden üç yüz yıl önce, Cortés’in ve savaşçılarının ataları İberya’daki ve Kuzey Afrika’daki Müslüman krallıklara karşı kanlı bir savaşı sürdürmüştü. İsa’nın ve Allah’ın takipçileri birbirlerini binlerle öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları İsa veya Allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.

Hıristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralar basarak ve Tanrı’ya kafirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar. Bu yeni paranın yanı sıra, galipler millares adı verilen, daha farklı bir anlamı olan bir para da bastılar. Bu kare biçimli paralar Hıristiyan fatihler tarafından yapılmıştı ve üstündeki Arapça yazılar, “Allah’tan başka tanrı yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir,” anlamına gelmekteydi. Güney Fransa’daki Melgueil ve Agde’nin Katolik piskoposları bile bu Müslüman paralarını bastılar ve tanrıya bağlı Hıristiyanlar da bunları seve seve kullandılar.

Öteki yakada da hoşgörü doruklardaydı. Kuzey Afrika’nın Müslüman tüccarları Floransa florini, Venedik dukası ve Napoli gigliatosu gibi Hıristiyan paralarını kullanarak ticaret yapıyorlardı. Kafir Hıristiyanlara karşı cihat çağrısı yapan Müslüman yöneticiler bile üzerinde İsa ve Bakire Meryem’in olduğu paraları içeren vergiler toplamaktan hoşnutlardı.

BUNUN FİYATI NEDİR?

avcı toplayıcılarAvcı toplayıcıların parası yoktu. Tüm grup birlikte avlanır, toplayıcılık yapar ve etten ilaca, ayakkabıdan büyücülüğe gerek duyduğu her şeyi sıfırdan kendileri yapardı. Farklı grup üyeleri bazı konularda uzmanlaşmış olabilirlerdi, ama iyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomik sistemle ürettikleri mal ve hizmetleri paylaşırlardı.  Bedavaya verilmiş bir parça et, bir karşılığı olacağı beklentisiyle el değiştirirdi, bedava tıbbi yardım gibi. Grup ekonomik olarak bağımsızdı, sadece kendi bölgelerinde olmayıp nadir bulunan bazı şeyler (deniz kabukları, kökboyası, obsidiyen, vb.) yabancılardan alınmak durumundaydı. Bu da genelde takasla hallediliyordu: “Size güzel deniz kabukları vereceğiz, bunun karşılığında siz de bize kaliteli çakmaktaşı verin.”

Tarım Devrimi’nin başlamasıyla bu durumda pek bir değişiklik olmadı. Çoğu insan küçük ve samimi topluluklarda yaşamaya devam etti. Tıpkı bir avcı toplayıcı grubu gibi her köyde kendi kendine yeten bir ekonomik birimdi; karşılıklı iyilik ve zorunluluklarla ve yabancılarla yapılan takaslarla idare ediliyordu. Köylülerden biri yetenekli bir ayakkabı imalatçısıyken, diğeri yara sağaltmayı biliyordu; köylüler de ayakkabı veya tedavi gerektiğinde kime gideceklerini biliyorlardı. Yine de köyler küçük, ekonomiler sınırlıydı, bu yüzden de tam zamanlı ayakkabıcılar veya hekimler yoktu.

Şehirlerin ve krallıkların yükselişi ulaşım altyapısındaki gelişmelerle birleşince, uzmanlaşma için yeni fırsatlar doğdu. Yoğun nüfuslu şehirler sadece ayakkabıcılar ve doktorlar için değil aynı zamanda marangozlar, rahipler, askerler ve avukatlar için de tam zamanlı iş anlamına geliyordu. Zamanla köyler belirli bir şöhret kazanarak iyi şarap,  zeytinyağı veya seramik üretimleriyle bilinir oldular ve sadece bu ürünlerinde uzmanlaşarak diğer ihtiyaçlarını diğer köylerden giderebileceklerini fark ettiler. Bu gayet mantıklıydı. İklimler ve topraklar birbirinden farklıydı, o hâlde neden iklimi ve toprağı şaraplık üzüme çok daha uygun bir yerin kaliteli şarabı dururken kendi bahçenizin üzümünden yapılmış ortalama kalitede bir şarapla uğraşasınız? Eğer kendi arazinizdeki kilden daha güzel ve daha dayanaklı çanak çömlek yapılıyorsa, takas yapabilirsiniz. Dahası, tam zamanlı şarapçılar veya çanakçılar (elbette doktorlar ve avukatlar da buna dahildir) kendi uzmanlıklarını herkesin yararına geliştirebilirler. Buna karşılık uzmanlaşma ortaya başka bir sorun çıkarmıştır. Uzmanlar arasındaki takas nasıl yönetilecektir?

İyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomi, çok sayıda yabancının işbirliği yapmaya çalıştığı bir ortamda yürüyemez. Bir kardeşe veya komşuya bedava yardım etmek ayrı şeydir, iyiliğinizin karşılığını asla veremeyecek yabancılarla ilgilenmek ayrı. Takas iyi bir yöntemdir ancak sadece sınırlı sayıda ürün söz konusu olduğunda etkilidir ve karmaşık bir ekonominin temelini oluşturamaz.

Takasın kısıtlılığını anlamak için tüm bölgedeki en tatlı, en güzel elmaları veren bir elma bahçeniz olduğunu hayal edin. O kadar çok çalışıyorsunuz ki, ayakkabılarınız eskiyor. Malınızı eşek arabanıza yükleyerek nehrin kenarından Pazar yerine götürüyorsunuz ve komşunuz size pazarın en ucunda bir ayakkabıcının kendisine beş yıldır kullandığı çok dayanıklı ayakkabılar yaptığını haber veriyor. Gidip ayakkabıcının dükkanını buluyorsunuz ve ihtiyacınız olan ayakkabı için elinizdeki elmalardan bir kısmını teklif ediyorsunuz.

takas ekonomisiAyakkabıcı tereddüt ediyor. Ayakkabılarına karşılık kaç tane elma istemeli? Her gün onlarca müşteriyle karşılaşıyor ve bunlardan bazıları bir torba elma, bazıları değişen kalitelerde buğday, keçi veya kumaş getiriyor; diğerleriyse krala dilekçe yazmak veya sırt ağrılarını iyileştirmek gibi becerilerini öneriyorlar. Ayakkabıcının en son ayakkabılarına karşılık elma alması üç ay önceydi ve o zaman üç torba elma istemişti. Yoksa dört torba mıydı? Gerçi tekrar düşününce bu elmalar tepelerde yetişen güzel elmalar değil, vadide yetiştirilmiş ekşi elmalardı. Öte yandan geçen sefer elmalar daha küçük olan kadın ayakkabıları karşılığında verilmişti. Bu adam ise erkek ayakkabıları istiyordu. Ayrıca, geçtiğimiz haftalarda bir hastalık köydeki sürüleri telef ettiğinden deri zor bulunuyordu, dericiler aynı miktarda deri için artık eskisinin iki katı ayakkabı istiyorlardı. Bunun da değerlendirmeye alınması lazımdı.

Takas ekonomisinde her gün ayakkabıcı ve çiftçi onlarca farklı ürünün birbirlerine göre fiyatını yeniden öğrenmek zorundadır. Eğer pazarda yüz farklı ürünün ticareti yapılıyorsa, alıcılar ve satıcılar toplamda 4.950 farklı değişim oranını bilmek durumundalar. Eğer bin adet ürün piyasadaysa bu sefer 499.500 farklı değişim oranıyla baş etmeliler! Bunun içinden nasıl çıkılır?

Üstelik daha kötüsü de var. Bir çift ayakkabıya karşılık kaç elma gerektiğini hesaplamayı başarsanız bile takas her zaman mümkün değildir. Ticaretin mümkün olması için iki tarafın da elinde diğerinin istediği üründen bulunması gerekir. Ayakkabıcı elma sevmiyorsa ne olacak? Veya o anda istediği şey elma değil de boşanma işlemlerini başlatabilmekse? Çiftçi bu durumda elma seven bir avukat bulup durumu üçlü bir ticarete çevirebilir, ama ya avukatın yeterince elması varsa ve bunun yerine saçını kestirmek istiyorsa?

Bazı toplumlar bu durumu merkezi bir takas sistemi geliştirerek çözdüler. Bu sistemde çiftçilerin ve zanaatkarların ürünleri toplanarak ürünler ihtiyacı olanlara dağıtılır. Bu tür bir deneyin en büyük ölçeklisi ve en ünlüsü Sovyetler Birliği’nde denendi ve fiyaskoyla sonuçlandı. “Herkes yeteneğine göre çalışacak ve eline geçirebildiği kadar fazlasını alacak” fikrine dönüşmüştü. Daha orta ölçekli ve başarılı denemeler de gerçekleşmişti ve bunların en ünlülerinden biri de İnka İmparatorluğu’ndaydı. Yine de çoğu toplum, çok sayıda uzmanı birbirine bağlamanın daha kolay bir yolunu buldu: parayı icat ettiler.

 

Pin It on Pinterest

Shares
Üye olun.

Üye olun.

Mail listemize üye olarak, en son haber ve güncel makalelerle piyasaya hakim olun. Mailinize gelen onay e-mailini kabul etmeyi unutmayın!

Teşekkürler. Başarılı bir şekilde üye oldunuz. Mailinize gelen e-maili onaylamayı unutmayın!